Antik Kentler

Tarihin Sıfır Noktası: Göbeklitepe Hakkında Doğru Bilinen 5 Yanlış

Şanlıurfa’nın yaklaşık 15-20 kilometre kuzeydoğusunda, Örencik Köyü yakınlarındaki kireçtaşı bir plato üzerinde yükselen Göbeklitepe, insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir,. MÖ 9600 ile 8200 yılları arasına, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’e (PPN) tarihlenen bu alan, Stonehenge ve Mısır Piramitleri’nden binlerce yıl önce inşa edilmiş anıtsal yapılarıyla arkeoloji dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştır,. Sıkça “tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Göbeklitepe, barındırdığı T-biçimli dikilitaşlar, karmaşık hayvan kabartmaları ve dairesel yapılarla, insanın sembolik dünyasının ve mimari kapasitesinin sanılandan çok daha erken bir evrede gelişmiş olduğunu kanıtlamıştır. Bu evrensel değeri nedeniyle alan, 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiştir.

Göbeklitepe’nin keşif hikayesi, arkeolojik yorumların zaman içinde nasıl değiştiğinin de bir göstergesidir. Alan ilk kez 1963 yılında, İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi (Halet Çambel ve Robert Braidwood yönetiminde) tarafından yürütülen “Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları” projesi sırasındaki yüzey araştırmalarında fark edilmiştir,. Ancak o dönemde, yüzeyde görülen T-biçimli sütunların üst kısımları mezar taşı sanılmış ve alanın önemi tam olarak anlaşılamamıştır. Göbeklitepe’nin gerçek potansiyeli, 1994 yılında Alman arkeolog Klaus Schmidt’in bölgeyi ziyaretiyle ortaya çıkmıştır. Daha önce Nevalı Çori kazılarında çalışan Schmidt, buradaki benzerlikleri fark ederek yüzeydeki buluntuların sıradan mezar taşları değil, tarih öncesi megalitler olduğunu tespit etmiştir. Bu keşfin ardından 1995 yılında Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) iş birliğiyle başlayan resmi kazılar, bugün bildiğimiz anıtsal yapıları gün yüzüne çıkarmaya başlamıştır.

Günümüzde Göbeklitepe, tek başına bir mucize olmaktan ziyade, daha geniş bir kültürel havzanın parçası olarak anlaşılmaktadır. 2021 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından başlatılan “Taş Tepeler” (Stone Hills) projesi, Göbeklitepe’yi merkez alarak Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan Tepesi gibi toplamda 12 arkeolojik alanı kapsayan devasa bir araştırma sahası oluşturmuştur,,. Yaklaşık 200 kilometrelik bir alana yayılan bu yerleşimler, avcı-toplayıcı toplulukların yerleşik hayata geçiş sürecini, inanç sistemlerini ve sosyal organizasyonlarını anlamamız için eşsiz veriler sunmaktadır.

Bu makale, Göbeklitepe ve çevresindeki Taş Tepeler projesinden elde edilen en son arkeolojik veriler ışığında, geçmişte doğru kabul edilen ancak günümüzde geçerliliğini yitiren teorileri ele alacaktır. “Sadece bir tapınak mıydı?”, “Kasıtlı olarak mı gömüldü?” gibi sorulara, yeni kazı başkanları ve araştırmacıların bulgularıyla yanıt aranacaktır.

Yanlış 1: “Göbeklitepe Sadece Bir Tapınaktı ve Çevresinde Yerleşim Yoktu”

Göbeklitepe’nin keşfinden itibaren uzun bir süre boyunca arkeoloji dünyasına ve kamuoyuna hakim olan görüş, buranın sadece dini amaçlarla kullanılan bir “dağ tapınağı” olduğu yönündeydi. Kazıların ilk başkanı Klaus Schmidt, Göbeklitepe’yi “tepe üstündeki bir katedral” olarak tanımlamış ve bu yapıları inşa eden avcı-toplayıcı grupların burada kalıcı olarak yaşamadığını, sadece belirli zamanlarda ritüeller ve şölenler için bir araya geldiklerini savunmuştur. Bu eski teoriye göre, insanlar burada ibadet edip ziyafet verdikten sonra dağılıyorlardı ve tapınak, yerleşim yerlerinden izole, saf bir “kutsal alan” (sanctuary) idi.

Ancak Klaus Schmidt’in 2014’teki vefatından sonra kazı başkanlığını devralan Lee Clare ve ekibinin yaptığı son araştırmalar, bu görüşü kökten değiştirmiştir. Yeni bulgular, Göbeklitepe’nin sadece bir tapınak olmadığını, aynı zamanda kalıcı bir yerleşim yeri olduğunu kanıtlayan güçlü veriler sunmaktadır.

Yeni Arkeolojik Kanıtlar:

  • Evsel Yapılar ve Günlük Yaşam İzleri: Yapılan derin sondajlar ve yeni analizler sonucunda, anıtsal yapıların hemen yanında ocaklar, şömineler ve çöp yığınları (midden) gibi evsel aktiviteleri işaret eden “son derece yerel” kalıntılar bulunmuştur. Arkeologlar, büyük yuvarlak yapıların (enclosures) yanı sıra, yerleşik veya yarı yerleşik bir yaşama işaret eden oval ve dikdörtgen planlı konutların varlığını tespit etmiştir.
  • Su Yönetimi: Schmidt döneminde yerleşimin önündeki en büyük engellerden biri olarak su kaynağının yokluğu gösteriliyordu. Ancak yeni kazılarda, yağmur sularını toplamak ve depolamak için kullanılan sarnıçlar ve su yönetim sistemleri keşfedilmiştir. Bu sarnıçlar, alanda kalıcı bir nüfusun su ihtiyacını karşılayabilecek kapasitede bir altyapının varlığını göstermektedir.
  • Tahıl İşleme ve Beslenme: Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Laura Dietrich’in on binlerce öğütme taşı üzerinde yaptığı mikroskobik analizler, Göbeklitepe sakinlerinin tahılları ve baklagilleri yoğun bir şekilde işlediğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, alandaki insanların sadece ziyaretçi olmadığını, burada tahıl işleyip lapalar ve muhtemelen bira ürettiklerini, yani üretim ve tüketimin iç içe geçtiği yerleşik bir hayat sürdüklerini göstermektedir.

Özetle, “tapınak mı, yerleşim mi?” tartışması, yerini ritüel ve günlük yaşamın iç içe geçtiği karmaşık bir sosyal organizasyon anlayışına bırakmıştır. Göbeklitepe, terk edilmiş ıssız bir tapınak değil, insanların inanç dünyalarıyla günlük yaşam pratiklerini birleştirdikleri, suyu depoladıkları ve yemeklerini pişirdikleri canlı bir köydü.

Yanlış 2: “Göbeklitepe Tek Başına ve İzole Bir Yapıdır”

Uzun yıllar boyunca Göbeklitepe, Neolitik Dönem’in açıklanamayan, çevresinden kopuk ve tek başına yükselen bir “mucizesi” olarak görüldü. Bu görüşe göre, uçsuz bucaksız bir boşluğun ortasında aniden beliren bu yapı, izole bir başarıydı. Ancak son yıllarda Şanlıurfa ve çevresinde yürütülen kapsamlı arkeolojik çalışmalar, bu “yalnız anıt” algısını tamamen yıkmıştır.

Gerçek şudur ki Göbeklitepe, yaklaşık 200 kilometrelik bir alana yayılan devasa bir kültürel ve inanç ağının sadece bir parçasıdır.

Taş Tepeler Projesi ve Yeni Keşifler:

2021 yılında başlatılan ve “Taş Tepeler” (Stone Hills) olarak adlandırılan proje, Göbeklitepe ile çağdaş veya benzer kültürel özellikleri taşıyan toplam 12 ana arkeolojik alanı kapsamaktadır. Bu alanlar arasında Karahantepe, Harbetsuvan Tepesi, Gürcütepe, Kurttepesi, Taşlıtepe, Sefertepe, Ayanlar, Yoğunburç, Sayburç, Çakmaktepe ve Yenimahalle bulunmaktadır. Bu yerleşimlerin her biri, Göbeklitepe’de gördüğümüz T-biçimli dikilitaş geleneğinin ve sembolik dünyanın bölgeye özgü geniş bir fenomen olduğunu kanıtlamaktadır.

Öne Çıkan “Kardeş” Yerleşimler:

  • Karahantepe: Göbeklitepe’nin yaklaşık 46-60 kilometre doğusunda yer alan bu yerleşim, sıklıkla Göbeklitepe’nin “kardeş alanı” olarak nitelendirilmektedir. Burada 250’den fazla T-biçimli dikilitaş tespit edilmiş olup, Göbeklitepe’den farklı olarak insan betimlemeleri ve üç boyutlu heykeller çok daha baskındır.
  • Sayburç: 2021 yılında keşfedilen Sayburç’taki kabartmalar, insan ve hayvan figürlerinin (leoparlar ve boğalar) bir araya geldiği, bilinen en eski “görsel anlatılardan” (narrative) birini sunmaktadır.
  • Sefertepe ve Diğerleri: Sefertepe’de yapılan kazılarda insan yüzü kabartmaları ve çift yüzlü boncuklar gibi sembolik eserler bulunmuş, bu da bölgedeki her yerleşimin ortak bir kültürü paylaşırken kendine has sanatsal üsluplar da geliştirdiğini göstermiştir.

Sonuç olarak, Göbeklitepe izole bir tapınak değil, Şanlıurfa platosuna yayılmış, birbiriyle iletişim halinde olan, benzer ritüelleri ve mimari teknolojiyi paylaşan “yoğun bir topluluklar takımyıldızının” merkezlerinden sadece biridir.

Yanlış 3: “Tapınaklar Törensel Bir Şekilde Kasıtlı Olarak Gömüldü”

Göbeklitepe’nin popüler kültürde bu kadar gizemli hale gelmesinin en büyük nedenlerinden biri, bu devasa yapıların işlevlerini tamamladıktan sonra insanlar tarafından tonlarca toprak ve taşla kasıtlı olarak gömüldüğü iddiasıydı. Kazıların ilk dönemlerinde Klaus Schmidt, yapıların içindeki dolgunun insan eliyle getirildiğini ve yapıların bir tür “cenaze töreni” ile kapatıldığını savunmuştur,. Bu teoriye göre, yapılar yaklaşık 1500 yıl kullanıldıktan sonra, büyük şölenler eşliğinde bilinçli olarak “öldürülmüş” ve terk edilmişti,.

Ancak Klaus Schmidt’in vefatının ardından yapılan yeni analizler ve stratigrafik çalışmalar, bu romantik teoriyi büyük ölçüde çürütmüştür. Mevcut kazı başkanı Lee Clare ve uzman Moritz Kinzel’in araştırmaları, yapıların içindeki dolgunun kasıtlı bir gömme eylemi değil, doğal afetler ve zamanın yıpratıcı etkisiyle oluştuğunu göstermektedir,.

Doğal Afetler ve Erozyon Gerçeği:

  • Heyelan ve Erozyon İzleri: Moritz Kinzel’in mimari analizleri, yapıların duvarlarındaki hasarın her yerde eşit olmadığını ortaya koymuştur. Eğer yapılar insanlar tarafından doldurulmuş olsaydı, basıncın her duvarda benzer olması beklenirdi. Ancak, tepenin yamacına yakın olan duvarların çok daha fazla hasar gördüğü ve “yamaç kayması” (slope slide) baskısına maruz kaldığı tespit edilmiştir.
  • Depremler ve Yapısal Çöküş: Yeni bulgular, dairesel yapıların kasıtlı olarak doldurulmak yerine, yüzyıllar boyunca depremlerle sarsıldığını veya heyelanlarla dolduğunu göstermektedir. Yapıların içindeki dolgu malzemesi, büyük ölçüde çöken binaların kendi enkazından ve tepeden kayan topraktan oluşmaktadır.
  • Onarım ve Yeniden İnşa: Yapıların tek bir seferde kullanılıp gömülmediği, aksine defalarca tamir edildiği anlaşılmıştır. Örneğin D Yapısı’nın, Erken Çanak Çömleksiz Neolitik B (PPNB) döneminin sonunda büyük bir heyelanla hasar gördüğü, ardından onarıldığı ve istinat duvarlarıyla güçlendirilmeye çalışıldığı belirlenmiştir. Bu onarım çabaları, insanların bu yapıları gömmek değil, aksine ayakta tutmak için büyük çaba sarf ettiğini kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak, Göbeklitepe’deki anıtsal yapıların “gizemli bir şekilde gömüldüğü” fikri geçerliliğini yitirmiştir. Kanıtlar, bu yapıların doğal afetlerle (heyelanlar ve depremler) dolduğunu ve insanların bu alanları korumak için doğaya karşı uzun süreli bir mücadele verdiğini göstermektedir,.

Yanlış 4: “Tarım, Yerleşik Hayatın ve İbadethanelerin Ön Koşuludur” (Neolitik Devrim Sıralaması)

Arkeoloji ve tarih kitaplarında uzun yıllar boyunca V. Gordon Childe’ın ortaya attığı “Neolitik Devrim” teorisi tartışmasız bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Bu klasik görüşe göre insanlık tarihindeki ilerleme doğrusal bir sıralamayı takip ediyordu: Önce insanlar tarımı keşfetti, bu sayede karınlarını doyurup artı ürün elde ettiler, ardından yerleşik hayata geçtiler ve ancak bu ekonomik güvence sağlandıktan sonra tapınaklar inşa edip karmaşık bir din ve sanat anlayışı geliştirebildiler. Yani inanç ve anıtsal mimari, tarımsal yerleşimin bir sonucuydu.

Göbeklitepe, bu kabulü kelimenin tam anlamıyla baş aşağı çevirmiştir. Kazılar, bu anıtsal yapıları inşa edenlerin henüz tarım yapmayan, hayvanları evcilleştirmemiş avcı-toplayıcılar olduğunu kanıtlamıştır. Bu durum, karmaşık ritüellerin, sosyal organizasyonun ve anıtsal mimarinin tarımdan önce geldiğini göstermektedir.

İnanç ve Şölenler Tarımı Tetikledi:

  • Şölen Teorisi (Feasting): Yeni bulgular, Göbeklitepe’deki itici gücün “karın doyurma” ihtiyacı değil, sosyal ve ritüel toplanma arzusu olduğunu göstermektedir. Klaus Schmidt ve sonrasındaki araştırmacılar, bu devasa tapınakların inşası ve burada yapılan ritüeller sırasında kalabalık grupların beslenmesi gerektiğini savunmuştur. Kazılarda bulunan binlerce gazeyle, yaban domuzu ve yaban eşeği kemiği, burada büyük şölenlerin verildiğine işaret etmektedir.
  • Vahşi Tahılın İşlenmesi ve Bira: Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Laura Dietrich’in çalışmaları, alanda bulunan binlerce öğütme taşının (grinding stones), yabani tahılların yoğun bir şekilde işlenmesi için kullanıldığını ortaya koymuştur. Bu bulgular, insanların sadece hayatta kalmak için değil, ritüel şölenlerde lapa ve muhtemelen bira üretmek için büyük miktarda tahıla ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
  • Tarımın Doğuş Yeri: Bu yoğun talep, insanları çevredeki yabani tahılları kontrol altına almaya ve zamanla kültüre almaya (evcilleştirmeye) zorlamıştır. Genetik araştırmaların, günümüzde tükettiğimiz buğdayın atası olan einkorn buğdayının genetik kökenini, Göbeklitepe’nin hemen yakınındaki Karacadağ bölgesine yerleştirmesi tesadüf değildir.

Özetle, Göbeklitepe bulguları “önce ekmek, sonra tapınak” anlayışını yıkmış; “önce tapınak, sonra ekmek” gerçeğini ortaya koymuştur. İnsanlar tarım yaptıkları için bir araya gelip tapınak yapmadılar; aksine, tapınak yapmak ve kutsal şölenlerde bir araya gelmek istedikleri için tarımı icat etmek zorunda kaldılar.

Yanlış 5: “Göbeklitepe Toplumu Tamamen Eşitlikçi ve Basit Avcı-Toplayıcılardan Oluşuyordu”

Antropoloji ve arkeoloji dünyasında uzun yıllar boyunca, avcı-toplayıcı toplulukların küçük, mobil ve hiyerarşinin olmadığı “eşitlikçi” (egalitarian) gruplar olduğu varsayılmıştır. Bu görüşe göre, karmaşık sosyal tabakalaşma ve liderlik kurumları, ancak tarım devrimi ve artı ürünün (ekonomik sermayenin) ortaya çıkışıyla mümkün olabilirdi. Göbeklitepe’yi inşa edenlerin basit göçebeler olduğu düşüncesi, bu yapıların nasıl organize edildiği sorusunu yanıtsız bırakıyordu.

Ancak Göbeklitepe ve özellikle Taş Tepeler projesi kapsamındaki Karahantepe bulguları, bu dönemin sosyal yapısının sanılandan çok daha karmaşık, hiyerarşik ve organize olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmacılar artık bu toplumu tanımlamak için Karl Marx’ın ekonomik temelli “sınıf” kavramı yerine, Max Weber’in “sosyal prestij” ve “bilgi” temelli hiyerarşisini esas alan “Statü Toplumu” (Status Society) kavramını kullanmaktadır.

“Statü Toplumu” ve İdeolojik Liderlik:

  • Bilgi Tekeli ve Prestij: Göbeklitepe kültürü, ekonomik zenginliğe (sınıflara) dayalı değil, ideolojik güce ve “bilgiye” dayalı bir hiyerarşiye sahipti. Mitolojik anlatıları, ritüelleri ve sembolik dünyayı tekelinde bulunduran belirli bireyler veya gruplar, toplum üzerinde otorite kurmuşlardı. Bu kişiler, anıtsal yapıların inşasını organize eden, ritüelleri yöneten ve “dünyayı anlamlı kılan” hikayeleri bilen ayrıcalıklı bir statüye sahipti.
  • Mimari Hiyerarşi: Bu sosyal eşitsizlik, mimariye de yansımıştır. Yapıların merkezindeki devasa T-biçimli sütunların, çevreleyen daha küçük sütunlardan belirgin şekilde büyük ve detaylı olması, insanlar (veya atalar/tanrılar) arasındaki bir hiyerarşiyi sembolize etmektedir. Ayrıca, Karahantepe’de bulunan ve “AB Yapısı” olarak adlandırılan özel alan, oturma sekileri ve fallus biçimli sütunlarıyla, sadece seçkin bir grubun girebildiği, halka kapalı ritüel alanlarının varlığına işaret etmektedir.

Uzmanlaşma ve İş Bölümü:

  • Taş Ustaları ve Sanatçılar: Göbeklitepe ve Karahantepe’deki (örneğin Sayburç’taki naratif kabartmalar veya Sefertepe’deki yüz heykelcikleri) üstün işçilik, bu toplumda sadece avlanmakla uğraşmayan, zamanını sanata ve taş işlemeye adayan “uzmanların” varlığını kanıtlamaktadır. Bu anıtsal projeler, basit bir kabile işbirliğinden ziyade, yüzlerce insanı koordine edebilen karmaşık bir iş gücü organizasyonunu gerektiriyordu.

Erkek Egemen (Ataerkil) Yapı ve Kafatası Kültü:

  • Cinsiyet Hiyerarşisi: Kazılarda bulunan eserlerin neredeyse tamamı eril sembolizme dayanmaktadır. İnsan heykelleri, T-biçimli sütunlar ve fallus tasvirleri (özellikle Karahantepe’de) baskındır; kadın figürleri ise yok denecek kadar azdır. Bu durum, ritüel ve yönetim gücünün erkeklerin elinde olduğu ataerkil bir sosyal yapıyı göstermektedir.
  • Atalar Kültü ve Kafatası Manipülasyonu: Göbeklitepe’de bulunan işlenmiş insan kafatası parçaları ve Karahantepe’deki insan başı betimlemeleri, “Kafatası Kültü”nün (Skull Cult) varlığını doğrulamaktadır. Ölülerin kafataslarının çıkarılıp işlenmesi ve sergilenmesi, herkesin değil, sadece toplumun önemli bireylerinin (ataların veya liderlerin) bu özel muameleyi gördüğünü, dolayısıyla ölümde bile bir eşitsizliğin sürdüğünü göstermektedir.

Özetle, Göbeklitepe toplumu basit ve eşitlikçi bir avcı grubu değildi. Aksine, ideolojik gücü elinde tutan liderlerin olduğu, mimari ve sanatsal uzmanlaşmanın başladığı, karmaşık ritüellerle yönetilen hiyerarşik bir “Statü Toplumu”ydu.

Göbeklitepe ve çevresindeki Taş Tepeler projesinden elde edilen veriler, Neolitik Dönem’e ve insanlık tarihinin “sıfır noktasına” dair bildiklerimizi kökten değiştirmiştir,. Bu keşifler, yerleşik hayata geçişin ve medeniyetin doğuşunun, sadece ekonomik zorunluluklar veya tarımsal üretimle açıklanamayacak kadar karmaşık zihinsel ve sosyal süreçler içerdiğini kanıtlamıştır,. Avcı-toplayıcıların basit ve eşitlikçi gruplar olduğu varsayımı yıkılmış; onların tarımdan binlerce yıl önce anıtsal mimariyi inşa edebilecek organizasyon yeteneğine, “Statü Toplumu” olarak adlandırılan hiyerarşik bir düzene ve zengin bir sembolik dünyaya sahip oldukları anlaşılmıştır,,,.

Göbeklitepe artık tek başına, izole bir mucize olarak değil; Karahantepe, Sayburç, Sefertepe ve Harbetsuvan gibi merkezleri de kapsayan ve yaklaşık 1.500 yıl süren dinamik bir kültürel havzanın parçası olarak görülmektedir,,. “Taş Tepeler” projesi, bu coğrafyanın inanç sistemleri, ritüeller ve sosyal yapı açısından ne kadar birbirine bağlı olduğunu ortaya koymuştur,.

Ancak bu hikaye henüz tamamlanmış değildir. Şu ana kadar Göbeklitepe’nin sadece yaklaşık %5 ila %10’luk bir kısmı kazılabilmiştir,,. Jeofizik taramalar ve yer radar sistemleri, toprak altında hala gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen 20’ye yakın dairesel yapının ve 200’den fazla sütunun varlığını işaret etmektedir,,. Karahantepe’de bulunan gerçekçi insan yüzü betimlemeleri veya Sayburç’ta keşfedilen “ağzı dikişli” heykel gibi her yeni bulgu, Neolitik insanın zihin dünyasına dair bildiklerimizi sürekli güncellemektedir,,. Gelecek yıllarda yapılacak kazılar, medeniyetin şafağında insanların nasıl bir araya geldiğini, inandığını ve yaşadığını anlamamız için bize yeni kapılar aralamaya devam edecektir.

Önceki
Yorum Yok

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir