Nedir?

Osmanlı Medeniyetinin Kalbi: İmaretler ve Sosyal Hayattaki Yeri

Giriş ve Kavramsal Çerçeve

Osmanlı şehirlerinde camilerin hemen yanı başında yükselen, bacaları daima tüten ve kapısı hiç kapanmayan yapılar düşünün. Bugün sadece “aşevi” diyerek geçtiğimiz İmaretler, aslında Osmanlı sosyal yapısının, şehirleşmenin ve “insanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesinin en somut taşlaşmış haliydi. Bu yazı dizimizde, bir kap çorbanın ötesinde, devasa bir sosyal güvenlik ağı olan İmaret sistemini derinlemesine inceleyeceğiz.

Sadece Bir “Aşevi” mi?

Günümüzde imaret denildiğinde akla ilk gelen şey yoksullara yemek dağıtılan yerler, yani aşevleridir. Ancak kelimenin kökenine indiğimizde çok daha derin bir anlamla karşılaşırız. Arapça kökenli olan “imaret” kelimesi; sözlükte “imar etmek”, “inşa etmek”, “şenlendirmek” ve bir yeri bayındır hale getirmek (umran) anlamlarına gelir,.

Osmanlı’nın erken dönemlerinde “imaret” dendiğinde sadece mutfak değil; cami, medrese, hastane (dârüşşifâ) ve misafirhaneyi içine alan yapıların tamamı, yani “külliye” kastedilirdi,. Zamanla kavramsal bir daralma yaşanmış ve bu kelime, külliyelerin içinde yemek pişirilip dağıtılan “aşhane” veya “dârüzziyâfe” (ziyafet evi) denilen bölüm için kullanılır olmuştur,. Yani Osmanlı için imaret kurmak, sadece karın doyurmak değil, o bölgeyi medenileştirmek ve şehirleştirmek demekti.

Vakıf Ruhu: Sadaka-i Cariye

İmaretlerin yüzyıllar boyu ayakta kalmasını sağlayan güç, devletin vergi gelirleri değil, “Vakıf” sistemiydi. İslam medeniyetindeki “Sadaka-i Cariye” (öldükten sonra da sevabı devam eden iyilik) inancı, sultanlardan varlıklı halka kadar herkesi bu kurumları desteklemeye teşvik etmiştir.

Vakıf kurucuları, imaretlerin masraflarını karşılamak için dükkanlar, hamamlar, araziler ve değirmenler bağışlar; buralardan gelen gelirlerle imaretin çarkları dönerdi. Bu sistem sayesinde devlet hazinesinden para çıkmadan, toplumsal refah sağlanır ve sosyal patlamaların önüne geçilirdi. İmaretler, fukara ve ihtiyaç sahiplerini gözeterek devlet ile halk arasındaki bağı güçlendiren en önemli sosyal güvenlik kurumu niteliğindeydi.

Tarihsel Başlangıç: Padişahın Eliyle Dağıttığı Çorba

Osmanlı’da bu köklü geleneğin temeli, devletin henüz kuruluş aşamasında atılmıştır. İlk Osmanlı imareti, Orhan Gazi tarafından 1336 yılında, fethedilen İznik şehrinde kurulmuştur,.

Bu ilk imaretin açılışı, Osmanlı’nın yönetim anlayışını özetleyen muazzam bir sahneye tanıklık etmiştir. Kaynaklara göre Orhan Gazi, imaretin açılışında bizzat bulunmuş, “kendi mübarek elleriyle” halka yemek dağıtmış ve ilk gece kandilleri bizzat kendisi yakmıştır,. Padişahın bu davranışı, imaretlerin sadece bir yardım kurumu değil, yöneticinin halkına hizmet etme aracı olduğunu sembolize ediyordu. İznik’teki bu ilk adımdan sonra Bursa, Edirne ve nihayet İstanbul, devasa imaretlerle donatılmış; padişahlar, anneleri ve vezirler hayır yarışına girmişlerdir.

Kapısı Herkese Açık Bir Sofra (İşleyiş ve Yararlananlar)

İmaretlerin ne olduğunu ve nasıl doğduğunu ilk bölümde incelemiştik. Peki, şehirlerin kalbinde kaynayan bu devasa kazanlardan kimler yiyebilirdi? Kapıda bekleyen nöbetçiler kimleri içeri alır, kimleri geri çevirirdi? Bu bölümde, Osmanlı imaret sisteminin şaşırtıcı kapsayıcılığına ve sosyal adalet mekanizmasına yakından bakıyoruz.

Kimler Bu Sofraya Oturabilirdi?

Günümüzdeki aşevi algısının aksine, Osmanlı imaretleri sadece evsizlere veya çok fakirlere yemek veren yerler değildi. Vakıf nizamnameleri incelendiğinde, bu kurumların çok geniş bir kitleye hizmet verdiği görülür.

İmaretlerin “müdavimleri” diyebileceğimiz üç ana grup vardı:

  1. Medrese Talebeleri: Osmanlı eğitim sisteminin en büyük destekçisi imaretlerdi. Öğrencilerin beslenme kaygısı taşımadan sadece ilimle meşgul olmaları için iaşeleri buradan karşılanırdı,.
  2. Külliye Çalışanları: İmamdan türbedara, temizlikçiden (ferrâş) kapıcıya kadar o külliyede görevli herkes yemeğini buradan yerdi.
  3. Yolcular ve Fakirler: Şehre dışarıdan gelen misafirler ve yerel halktan ihtiyaç sahipleri.

Hatta Süleymaniye ve Fatih gibi büyük imaretlerde, külliyedeki hastanede (dârüşşifâ) yatan hastalara doktorların tavsiyesine göre özel diyet yemekleri dahi hazırlanırdı.

Müslim-Gayrimüslim Ayrımı Yoktu

İmaret sisteminin en çarpıcı özelliği, “yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” anlayışının somutlaşmış hali olmasıdır. Yemek dağıtımı sırasında din, dil, ırk veya sosyal statü ayrımı yapılmazdı. Zengin veya fakir, Müslüman veya Hıristiyan herkes bu sofradan faydalanabilirdi.

16.yüzyılda İstanbul’da bulunan Alman seyyah Salomon Schweigger, bu durumu hayretle gözlemlemiş ve anılarında şöyle yazmıştır: “Bu bağıştan zengin, fakir, Hıristiyan, Yahudi veya Türk ayırımı yapılmadan herkes yararlandırılır”,.

Benzer şekilde Evliya Çelebi de Rumeli’deki imaretleri anlatırken, buralardan sadece Müslümanların değil; Hıristiyanların, hatta ateşe tapanların bile nimetlendiğini, kimsenin geri çevrilmediğini belirtir. Bu, modern sosyal güvenlik sistemlerinden asırlar önce uygulanmış evrensel bir kamu hizmeti modelidir.

Yolcular İçin “3 Gün Kuralı”

İmaretler, Osmanlı coğrafyasında seyahat edenler için de hayati bir duraktı. Şehirler arası yolculuk yapanlar, kervanlar veya tüccarlar imaretlerin misafirhanelerinde (Tabhâne) konaklayabilirdi. Ancak bu misafirperverliğin suistimal edilmemesi için bir sınır vardı: 3 Gün Kuralı.

Yolcular, imaretlerde en fazla üç gün boyunca yiyip içebilir ve konaklayabilirdi,. Bu süre, bir yolcunun dinlenmesi ve hazırlığını yapması için yeterli görülürdü. Üç günü aşan durumlarda, imaretin kaynaklarının sömürülmemesi adına misafire yol gösterilirdi.

Ayrıca bu “sosyal güvence” sadece insanları değil, hayvanları da kapsıyordu. Misafirlerin atları ve binek hayvanları için Arpa Emini denilen görevliler tarafından yem temin edilirdi. Yani Osmanlı vakıf medeniyeti, kapısına gelenin binek hayvanını dahi aç bırakmamayı prensip edinmişti.

Sosyal Barışın Sigortası

Bu sistem, sadece karın doyurmakla kalmıyor, toplumdaki “sosyal patlamaları” da önlüyordu. Devlet, imaretler aracılığıyla zengin ile fakir arasındaki uçurumu kapatıyor, hırsızlık ve dilencilik gibi suçların önüne geçiyordu. Kimsesizler, toplumdan dışlanmak yerine bu kurumlar sayesinde hayata tutunuyor, devletin şefkat elini omuzlarında hissediyordu.

Kazanlarda Kaynayan Bereket (İmaret Mutfağı ve Menüsü)

Önceki bölümlerde imaretlerin ne olduğunu ve bu kapıdan kimlerin girdiğini konuşmuştuk. Peki, günde binlerce kişiyi ağırlayan bu devasa sofralarda neler yenirdi? İmaret menüsü sadece basit bir çorbadan mı ibaretti, yoksa özel lezzetler de sunulur muydu? Bu bölümde, Osmanlı’nın gastronomi tarihi ve lojistik harikası olan imaret mutfağını inceliyoruz.

Günde İki Öğün: Sabah ve Akşam

İmaretlerde yemek dağıtımı, güneşin hareketlerine ve vakit namazlarına göre düzenlenmiş bir sisteme sahipti. Genel kural olarak günde iki öğün yemek verilirdi: sabah ve akşam.

Ancak bu düzen, “11 Ayın Sultanı” Ramazan ayında değişirdi. Ramazan boyunca iki öğün birleştirilir ve iftar vaktinde çok daha zengin bir sofra kurulurdu. Böylece hem oruç tutanların ihtiyacı karşılanır hem de toplu iftar geleneği yaşatılırdı.

Standart Menü: “Aş” ve “Fodla”

Sıradan günlerde imaretlerin menüsü sade, doyurucu ve besleyiciydi. Fatih Külliyesi vakfiyesinden öğrendiğimize göre; sabahları genellikle pirinç çorbası, akşamları ise buğday aşı (bir tür yoğun çorba veya keşkek benzeri yemek) verilirdi.

Bu çorbalar sanıldığı gibi sadece sudan ibaret değildi. İmaret kayıtları, her gün yüzlerce okka et kullanıldığını gösterir. Örneğin Fatih İmareti’nde yemeklerin yanında veya içinde mutlaka et bulunurdu.

Yemeğin en önemli eşlikçisi ise “Fodla” adı verilen özel bir ekmekti. Pide şeklinde, yassı bir ekmek olan Fodla, imaret fırınlarında (habbâzhâne) özel olarak pişirilir ve her misafire bir veya iki adet verilirdi.

Özel Günlerin Yıldızları: Zerde ve Zirbaç

İmaret mutfağı, Cuma günleri, Kandil geceleri ve Bayramlarda adeta bir saray mutfağına dönüşürdü. Bu günlerde standart menü terk edilir, “Dane” denilen pirinç pilavı ve yanına tatlılar eklenirdi.

Özel günlerin en meşhur iki lezzeti şunlardı:

  1. Zerde: Pirinç, bal (veya şeker) ve safranın muhteşem uyumuyla yapılan, rengiyle iştah açan bir tatlı.
  2. Zirbaç (Zirva): İçine üzüm, incir, badem gibi kuruyemişlerin katıldığı, bazen etle de pişirilebilen tatlı-tuzlu dengesine sahip, pelte kıvamında özel bir yemek.

Ayrıca Haremeyn (Mekke ve Medine) bölgesindeki imaretlerde, bölge halkı için “Deşîşe” adı verilen, buğday veya arpadan yapılan özel bir çorba dağıtılırdı.

Devasa Bir Lojistik ve Malzeme Listesi

Bir imaretin mutfağı, bugünün büyük otelleriyle yarışacak düzeyde bir malzeme akışına sahipti. Fatih İmareti’nin günlük malzeme listesine baktığımızda rakamlar dudak uçuklatıcıdır:

  • Günde 350 okka (yaklaşık 450 kg) et,
  • Sabah çorbası için bolca maydanoz, soğan, kimyon ve biber,
  • Mevsimine göre kabak ve yoğurt,
  • Tatlılar için badem, incir ve yüzlerce kilo bal.

Hastalar Unutulmazdı: Külliye içindeki hastanede (dârüşşifâ) yatan hastalar için doktorların tavsiyesine göre, imaretin genel menüsünden farklı, perhiz yemekleri pişirilirdi. Örneğin “tavuk suyu çorbası” gibi daha hafif yiyecekler ayrı bir mutfakta hazırlanırdı.

Kusursuz Bir Çark (Organizasyon ve Çalışanlar)

Önceki bölümlerde imaretlerin menüsünü ve yemeklerin lezzetini konuşmuştuk. Peki, her gün binlerce kişiye sıcak yemek çıkarmak, tonlarca erzakı depolamak ve bu trafiği hatasız yönetmek nasıl mümkündü? Bu bölümde, imaretlerin perde arkasındaki devasa organizasyon şemasını ve “sınavla” işe alınan çalışanlarını inceliyoruz.

İmaretin “Genel Müdürü”: Şeyh

İmaretler, rastgele yönetilen hayır kurumları değil, kurumsal bir hiyerarşiye sahip işletmelerdi. Bu yapının en tepesinde “Şeyh” adı verilen bir yönetici bulunurdu. Şeyh, imaretin genel işleyişinden, misafirlerin karşılanmasından ve personelin denetiminden sorumlu en yetkili kişiydi,.

Şeyh’in altında, finansal ve lojistik işleri yürüten kritik bir kadro vardı:

  • Vekilharç: Kurumun satın alma müdürüdür. Pazarı takip eder, malzemelerin en kalitelisini ve uygun fiyatlısını temin ederdi,.
  • Kâtip: İmaretin muhasebecisidir. Gelir-gider defterlerini tutar, şeffaflığı sağlardı,.
  • Kilerci (Kilardar): Depo sorumlusudur. Alınan erzakı teslim alır, muhafaza eder ve günlük ihtiyaca göre mutfağa verirdi,.
  • Mühürdar: Güvenlikten sorumludur. Kiler ve ambarların kilitlerini mühürler, hırsızlık ve israfı önlerdi,.

Mutfak ve Hizmet Ordusu

İmaret mutfağı, görev tanımları bugünkü modern restoranları aratmayacak kadar net bir iş bölümüne sahipti. Kayıtlarda geçen bazı ilginç unvanlar şunlardı:

  • Aşpez (Tabbağ): Yemekleri pişiren usta aşçılar.
  • Habbâz: Fodla ekmeklerini pişiren fırıncılar.
  • Nekkad-ı Gendüm / Ürz: Buğday ve pirinci tek tek ayıklayıp temizleyen görevliler.
  • Kâse-şûyan: Bulaşıkçılar. Binlerce tabak ve devasa kazanların temizliğinden sorumluydular.
  • Kâse-keşan: Yemek dolu ağır tepsileri taşıyan servis elemanları.
  • Nakib: Yemekleri dağıtan ve misafirleri güler yüzle karşılayan görevliler,.

Sadece insanlara değil, hayvanlara da hizmet edilirdi. Arpa Emini ve Anbari denilen görevliler, misafirlerin atları ve binek hayvanları için yem temin ederdi,.

Liyakat Esası: Ekmekçi İçin “Ustalık Sınavı”

İmaretlerde çalışacak personel rastgele seçilmezdi. Vakıf nizamnamelerinde çalışanların nitelikleri açıkça belirtilir, hatta işe alımlarda sınav yapılırdı.

Örneğin, bir kişi “ekmekçi” (habbâz) olarak işe alınacaksa, usta ekmekçilerden oluşan bir komisyon (jüri) kurulurdu. Adayın hamur yoğurma becerisi, fırın ısısını ayarlama yeteneği ve pişirme ustalığı test edilirdi. Ancak bu sınavı geçenler imaret fırınına girebilirdi. Bu uygulama, Osmanlı’nın kamu hizmetinde kaliteye verdiği önemin somut bir göstergesidir.

“Güler Yüz” Zorunluluğu

İmaret çalışanlarında aranan en önemli özelliklerden biri de ahlaki niteliklerdi. Ilgın Lala Mustafa Paşa İmareti vakfiyesinde; çalışanların “güler yüzlü, tatlı dilli, kalpleri hoş tutan ve temiz” kimseler olması şart koşulmuştur,.

Yemek dağıtan Nakib‘in veya misafirleri karşılayan Şeyh‘in asık suratlı olması kabul edilemezdi. Vakfiyelerde, personelin misafirlere “derecelerine göre muamele etmesi” ve kimseyi incitmemesi özellikle vurgulanırdı. Bu da imaretlerin sadece karın doyurulan bir yer değil, aynı zamanda bir rehabilitasyon ve toplumsal huzur merkezi olduğunu göstermektedir.

Tarihin Tanıkları (Meşhur İmaretler ve Mimari Sırlar)

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde imaretlerin işleyişini, menüsünü ve çalışanlarını inceledik. Şimdi ise rotamızı, yüzyıllara meydan okuyan o taş binalara çeviriyoruz. İstanbul’un tepelerinden Anadolu’nun yollarına kadar uzanan bu yapılar, sadece yemek pişirilen yerler değil, aynı zamanda tarihin kırılma anlarına şahitlik etmiş anıtlardı. İşte Osmanlı imaret mimarisinin zirve örnekleri ve hikayeleri.

1. Devletin Misafirhanesi: Fatih Külliyesi İmareti

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen bu külliye, şehrin en önemli sosyal merkeziydi. Fatih İmareti, sadece fakirlerin doyurulduğu bir yer değil, aynı zamanda devletin resmi bir “konuk evi” (tabhâne) gibi çalışıyordu.

Bu imaret, Osmanlı siyasi tarihinin en kritik anlarından birine tanıklık etmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in vefatından sonra tahta geçmek üzere Amasya’dan gelen oğlu II. Bayezid, İstanbul’a girdiğinde saraya geçmeden önce bu imarette konaklamıştır. Padişahın, saltanat kayığı hazırlanana kadar imaretin misafirhanesinde dinlenmesi, bu kurumların devlet protokolündeki saygın yerini göstermesi açısından çarpıcıdır. Ayrıca 1531 yılında İstanbul’a gelen ünlü âlim El-Gazzî gibi pek çok seyyah, şehirdeki ilk gecelerini burada geçirmişlerdir.

2. Mimar Sinan’ın Mühendislik Harikası: Süleymaniye İmareti

Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen Süleymaniye Külliyesi, Osmanlı mimarisinin zirvesi kabul edilir,. 1550-1557 yılları arasında tamamlanan bu devasa yapı topluluğu; cami, medrese, dârüşşifâ (hastane) ve imaretiyle tam teşekküllü bir kampüs gibidir,.

Süleymaniye İmareti, organizasyon yapısıyla da bir modeldi. Kayıtlara göre burada çalışan 44 kişilik personel, muazzam bir bütçeyle yönetilen dev bir mutfağı idare ediyordu. Evliya Çelebi, buradaki işleyişi ve yemeklerin kalitesini “Darüzziyafe” (Ziyafet Evi) olarak överek anlatır. Günümüzde bu tarihi bina, “Darüzziyafe” adıyla bir Türk mutfağı restoranı olarak varlığını sürdürmekte, o eski günlerin atmosferini yaşatmaktadır.

3. Şifa ve Lezzetin Buluşması: Edirne II. Bayezid İmareti

Tunca Nehri’nin kıyısında, suyun huzur veren sesiyle iç içe inşa edilen bu külliye, Osmanlı’nın insana verdiği değerin en zarif örneklerinden biridir. II. Bayezid tarafından 15. yüzyılın sonlarında yaptırılan külliyede, imaret ve hastane (dârüşşifâ) iç içe tasarlanmıştır.

Burası sadece karın doyurulan bir yer değil, ruhların ve bedenlerin iyileştirildiği bir merkezdi. Külliye içindeki dârüşşifâda akıl hastaları müzik ve su sesiyle tedavi edilirken, hemen yanındaki imarette hastalar için doktorların belirlediği özel diyet yemekleri pişirilirdi,. İmaret binası, yemekhane, mutfak ve erzak ambarlarından oluşan geniş bir alana yayılmıştı.

4. Yolların Kalbi: Ilgın Lala Mustafa Paşa İmareti

İmaretler sadece büyük şehirlerde değil, ticaret ve Hac yolları üzerinde de hayati duraklardı. Konya’nın Ilgın ilçesindeki Lala Mustafa Paşa Külliyesi, “Menzil Külliyesi” (yol üstü kompleksi) denilen türün en güzel örneğidir.

Mimar Sinan tarafından 1576 yılında inşa edilen bu yapı, Anadolu’dan geçen kervanların, tüccarların ve hacıların sığınağıydı,. Külliyenin vakfiyesinde, burada çalışan personelin “güler yüzlü ve tatlı dilli” olması özellikle şart koşulmuştu,. Yolcular burada konaklar, hayvanları için yem temin edilir (Arpa Emini tarafından) ve üç gün boyunca ücretsiz ağırlanırlardı,.

Mimari Bir Detay: Bacalar ve Havalandırma

İmaret mimarisinin en karakteristik özelliği, mutfak bölümlerinin üzerini örten kubbeler ve devasa bacalardır. Mimar Sinan ve dönemin ustaları, yüzlerce kilo odunun yakıldığı ocaklardan çıkan dumanın içeriyi boğmaması için özel havalandırma sistemleri ve yüksek bacalar tasarlamışlardır. Genellikle dörtgen bir plan üzerine kurulan imaretlerde, ortada bir avlu bulunur, mutfak, fırın ve yemekhane bu avlunun etrafına dizilirdi.

Bir Devrin Sonu ve Yaşayan Miras (İmaretlerin Hazin Öyküsü ve Günümüz)

Yazı dizimiz boyunca Osmanlı imaretlerinin sadece birer aşevi olmadığını; mimarisi, lojistiği ve kapsayıcılığıyla devasa bir sosyal güvenlik ağı olduğunu inceledik. Yüzyıllarca tıkır tıkır işleyen, bacası tüten bu “merhamet fabrikaları” ne yazık ki imparatorluğun son dönemlerinde sessizliğe gömüldü. Peki, bu sistem nasıl çöktü ve o muazzam binalar bugün ne durumda? Final bölümümüzde imaretlerin hazin sonuna ve günümüze kalan mirasına bakıyoruz.

Ekonomik Kriz ve 1911 Kapanışı

İmaretlerin kaderi, devletin ve vakıf sisteminin kaderiyle paralel ilerlemiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan ekonomik buhranlar ve savaşlar, vakıf gelirlerinin azalmasına neden olmuş, bu da imaretlerin eski ihtişamını kaybetmesine yol açmıştır.

Bu gerileme süreci, II. Meşrutiyet döneminde radikal bir kararla noktalanmak istendi. 20 Mart 1911 tarihinde çıkarılan bir kanunla, İstanbul’daki Laleli ve Üsküdar imaretleri hariç, tüm imaretler kapatıldı. Amaç, bu eski kurumların yerine daha modern yardım kuruluşları açmaktı. Ancak kapatılan imaretlerin yerini dolduracak yeni sistem tam olarak kurulamayınca, sokaklardaki açlık ve sefalet daha da görünür hale geldi.

Hatadan Dönüş ve Yeniden Açılma

İmaretlerin kapatılmasının bir hata olduğu kısa sürede anlaşıldı. Toplumsal ihtiyaçlar o kadar büyüktü ki, devlet geri adım atmak zorunda kaldı. 30 Eylül 1913 tarihinde; Fatih, Süleymaniye, Nuruosmaniye ve Valide-i Atik imaretleri yeniden hizmete açıldı. Ancak ne yazık ki bu geri dönüş, imparatorluğun dağılma sürecindeki ekonomik çöküş nedeniyle eski bolluk günlerini geri getiremedi.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise yeni imaretler inşa edilmedi ve mevcut yapılar zamanla fonksiyonlarını yitirerek kültürel hayattan büyük ölçüde çekildi.

Günümüzde İmaretler: Müze mi, Restoran mı?

Bugün Osmanlı coğrafyasını gezdiğinizde o devasa imaret binalarını hala ayakta görebilirsiniz. Ancak birçoğunun kullanım amacı değişmiştir:

  • Süleymaniye İmareti: Mimar Sinan’ın o muhteşem eseri, uzun süre Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanıldıktan sonra günümüzde “Darüzziyafe” (Ziyafet Evi) adıyla geleneksel Türk mutfağı sunan bir restoran olarak hizmet vermektedir,.
  • Şehzade İmareti: Bir dönem İstanbul Vakıflar Müdürlüğü deposu ve İstanbul Üniversitesi basımevi olarak kullanılmıştır.
  • II. Bayezid Külliyesi (Edirne): Sağlık Müzesi kompleksinin bir parçası olarak ziyaretçilerini ağırlamaktadır.

Hâlâ Tüten Bir Baca: Mihrişah Valide Sultan

Tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmayan, eski geleneği inatla sürdüren bir örnek var ki, imaret ruhunun ölmediğini kanıtlıyor: Eyüp Mihrişah Valide Sultan İmareti.

III. Selim’in annesi tarafından 1795 yılında kurulan bu imaret, yüzyıllardır olduğu gibi bugün de faaliyetlerine devam etmektedir. 1920’lerde kapatılma tehlikesi geçirse de günümüzde Eyüpsultan Belediyesi ve Vakıflar işbirliği ile hala her gün yüzlerce ihtiyaç sahibine sıcak yemek dağıtmaktadır,. Bu yapı, “Sadaka-i Cariye” (sürekli iyilik) kavramının yaşayan en canlı anıtıdır.

Taşa Kazınmış Merhamet

Osmanlı İmaret Sistemi, modern dünyadaki “sosyal devlet” anlayışının yüzyıllar önceki öncüsüdür. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturunu mimariye döken bu medeniyet; din, dil ve ırk ayrımı gözetmeden (Müslim-Gayrimüslim herkesi kapsayarak) insanın en temel ihtiyacı olan beslenmeyi bir insan hakkı olarak görmüştür,.

Bugün o kazanlar eskisi gibi kaynamasa da, imaretlerin bize bıraktığı miras taş binalardan çok daha fazlasıdır: Karşılıksız verme kültürü ve sosyal dayanışma ruhu.

Önceki Sonraki
Yorum Yok

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir