Camiler ve Medreseler

Erzurum Çifte Minareli Medrese Hakkında Bilgiler

Erzurum’un tarihi kent dokusu içinde görkemiyle öne çıkan Çifte Minareli Medrese, Anadolu Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinin izlerini taşıyan, mimari ve tarihî değeri yüksek bir eserdir. Taç kapısının iki yanına yükselen görkemli minareleriyle sadece şehrin değil, tüm Anadolu’nun sembol yapılarından biri haline gelmiştir.

13.yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen bu medrese, banisi, inşa süreci ve sonrasındaki işleviyle ilgili pek çok tartışmaya konu olmuştur. Kitabesi bulunmayan yapının kimin tarafından yaptırıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, dönemin siyasi karmaşası içinde yarım kaldığı ve yıllarca kullanılmadığı düşünülmektedir. Buna rağmen, taş işçiliği, simetrik plan yapısı ve zarif süslemeleri ile klasik Selçuklu medrese mimarisinin en görkemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Zamanla çeşitli amaçlarla kullanılan medrese, Osmanlı döneminde top dökümhanesi olmuş, Cumhuriyet döneminde ise müze işlevi görmüştür. 2011 yılında yapılan restorasyon çalışmalarıyla birlikte özgün dokusuna yönelik önemli bulgular elde edilmiş ve yapının tarihine ışık tutulmuştur.

Erzurum’un kalbinde, tarihî bir duruş sergileyen bu medrese, hem mimari açıdan bir şaheser, hem de geçmişin sessiz tanığı olarak ayakta durmaya devam etmektedir.

İnşa Süreci ve Tarihçesi

Erzurum Çifte Minareli Medrese’nin inşa süreci, net tarihî belgelere dayandırılamadığı için çeşitli akademik tartışmalara konu olmuştur. Yapının üzerinde herhangi bir inşa kitabesi bulunmamakta, bu da kesin tarihlendirme ve banilik konularında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Yaygın olarak kabul gören görüşe göre, medrese 13. yüzyılın ikinci yarısında, Selçuklu Devleti’nin önemli vezirlerinden biri olan Muineddin Süleyman Pervane tarafından, II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Gürcü asıllı eşi Hundi Hatun adına inşa ettirilmeye başlanmıştır.

Ancak siyasi olaylar bu büyük eserin tamamlanmasını engellemiştir. 1277 yılında Pervane’nin Moğol hükümdarı Abaka Han’a ihanet ettiği gerekçesiyle idam edilmesi, medresenin kaderini de etkilemiştir. Yapı, büyük oranda inşa edilmiş olsa da, süslemeleri ve yazıtları tamamlanamamış, inşa süreci yarım kalmıştır. Bu nedenle medresede inşa kitabesi bulunmamakta, taçkapıdaki süsleme kuşaklarının boş bırakıldığı dikkat çekmektedir.

Bazı araştırmacılar yapının İlhanlı dönemi hükümdarlarından Geyhatu’nun eşi Padişah Hatun tarafından yaptırılmış olabileceğini öne sürmüşse de, bu görüş hem tarihî belgelerle hem de coğrafi bağlamla çeliştiği için zayıf kabul edilmektedir.

Kısacası, Çifte Minareli Medrese’nin inşa süreci; siyasi entrikalar, hanedanlar arası ilişkiler ve dönemin karışık dinamikleri içinde şekillenmiş, ama buna rağmen ayakta kalmayı başarmış bir mimari başarı örneğidir.

Mimari Özellikleri ve Planı

Erzurum Çifte Minareli Medrese, Anadolu Selçuklu mimarisinin gelişmiş formunu yansıtan, iki katlı, dört eyvanlı ve açık avlulu bir plan şemasına sahiptir. Bu özellikleriyle, döneminin eğitim yapıları arasında hem boyut hem de detay açısından öne çıkar. Anadolu’da bu ölçekte ve simgesellikte az sayıda medrese bulunur.

Medresenin en dikkat çekici kısmı, ön cephesinde yer alan çifte minaresi ve görkemli taç kapısıdır. Taç kapının yüksekliği, bezemesi ve geometrik-simetrik taş işçiliği, Selçuklu sanatının zirvesini temsil eder. Kapı üzerinde, yapılması planlanan ama yarım kalan yazıt kuşağı, bu mimari ihtişamın yanında bir eksiklik hissi de bırakır. Bu yazıt alanlarının süslemelerle hazırlandığı ancak yazının işlenmediği tespit edilmiştir.

Avlunun çevresinde yer alan revaklar, zemin kattaki hücreler ve üst kattaki galeriler, medresenin hem eğitim hem konaklama amacıyla kullanıldığını gösterir. Eyvanlar, derslik ve ibadet alanları olarak işlevlendirilmiş; doğu eyvanı büyük olasılıkla ana derslik (başhoca odası) olarak tasarlanmıştır. Batı eyvanının ise daha sonra sur duvarıyla birleştiği ve restorasyonlarda bu birleşim noktasında önemli yapısal bulgulara rastlandığı bilinmektedir.

Yapının inşa malzemesi büyük ölçüde kesme taştan oluşmakta olup, iç mekânda ise tuğla ve sıva kullanımı da görülmektedir. Minareler, tuğla örgü tekniğiyle inşa edilmiş, üzerindeki mavi çiniler zamanla dökülmüş olsa da izleri hâlen fark edilmektedir.

Çifte Minareli Medrese, sadece işlevsel değil, aynı zamanda sembolik bir yapıdır. Simgesel minareleriyle Erzurum’un siluetine damga vurmuş, zamanla şehrin kimliğiyle özdeşleşmiştir.

Erzurum’da, Anadolu’nun en önemli Selçuklu eserlerinden ve şehrin simgelerinden olan UNESCO’nun Dünya Miras Geçici Listesi’ndeki Çifte Minareli Medrese’ye ilgi her geçen gün artıyor. ( Yunus Hocaoğlu – Anadolu Ajansı )

Banisi Kimdi? Hundi Hatun mu, Pervane mi?

Erzurum Çifte Minareli Medrese’nin banisi (yaptıranı) konusu, uzun yıllardır tarihçilerin ve sanat tarihçilerinin tartıştığı bir mesele olmuştur. Çünkü yapının inşa kitabesi bulunmadığı gibi, vakfiyesi de kesinlik kazanmamıştır. Ancak akademik çalışmalar bu konuda iki ana görüş etrafında şekillenmiştir: Pervane-Hundi Hatun Tezi ve Padişah Hatun-Geyhatu Tezi.

En güçlü ve günümüzde daha çok kabul gören görüş, medresenin Selçuklu veziri Muineddin Süleyman Pervane tarafından, II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Gürcü asıllı eşi olan Hundi Hatun adına inşa ettirildiğidir. Bu görüşü savunan Dr. Osman Gürbüz’e göre, Pervane dönemin en etkili yöneticilerinden biriydi ve Erzurum gibi stratejik bir bölgede büyük bir medrese yaptırarak siyasi ve kültürel nüfuzunu artırmak istemiştir.

Ancak 1277 yılında Pervane’nin Moğol hükümdarı Abaka Han’a ihanet ettiği gerekçesiyle idam edilmesi, bu büyük projenin akıbetini de etkilemiştir. Süslemelerin ve kitabesinin tamamlanamaması, hatta yapının uzun yıllar kullanılmaması bu siyasi çalkantılarla ilişkilendirilir.

Diğer yandan, bazı araştırmacılar medresenin İlhanlı hükümdarı Geyhatu’nun eşi Padişah Hatun tarafından yaptırıldığını öne sürmüştür. Fakat bu görüş, tarihî belgelerle yeterince desteklenememiş, Padişah Hatun’un Erzurum’la doğrudan ilişkisi olmadığı, hatta Kirman’da vefat ettiği gibi bilgilerle çürütülmüştür.

Ayrıca 1540 tarihli Osmanlı vakıf defterinde yer alan bir kayıtta, medresenin “Keykubad bin Keyhüsrev’in kızı Hand (Hundi) Hatun’un Medresesi” olarak geçtiği belirtilmektedir. Bu da Hundi Hatun’un gerçekten yaşamış ve yapıya ismini vermiş bir şahsiyet olduğunu destekleyen önemli bir belge niteliğindedir.

Sonuç olarak, günümüzdeki bilimsel konsensüs, Erzurum Çifte Minareli Medrese’nin banisinin Muineddin Pervane olduğu ve yapının Hundi Hatun adına inşa ettirildiği yönündedir. Ancak bu büyük eserin tamamlanamaması ve adının uzun süre anılmaması, tarihin karanlık sayfalarına gömülmesine yol açmıştır.

4. Restorasyonlar ve Yeni Bulgular

Erzurum Çifte Minareli Medrese, yüzyıllar boyunca farklı amaçlarla kullanıldığı ve çeşitli doğal/sosyal etkilere maruz kaldığı için zamanla zarar görmüş, bu nedenle birçok kez onarım ve restorasyona konu olmuştur. En kapsamlı çalışmalardan biri ise 2011 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü öncülüğünde başlatılan restorasyon sürecidir. Bu süreç, yalnızca yapıyı koruma amacı taşımamış, aynı zamanda önemli arkeolojik ve mimari bulguların ortaya çıkmasını da sağlamıştır.

2011 sonbaharında, avluda ve hücre iç mekânlarında yapılan sondaj kazıları ve sıva sökümleri sonucunda şunlar keşfedilmiştir:

  • Orijinal zemin döşemeleri ve bu döşemelerin üzerine daha sonra eklenen beton tabliyeler tespit edilmiştir.

  • Su künkleri (seramik su boruları) bulunmuş, bu da medresede gelişmiş bir su altyapısı olduğunu göstermiştir.

  • Hücreler arasında eski kapı ve pencere izleri, farklı dönemlerde yapılan müdahaleleri açığa çıkarmıştır.

  • Doğu eyvanındaki pencere açıklığının, şehri çevreleyen surlara yaslandığı görülmüş; bu da medresenin surlarla bütünleşik bir yapıya sahip olduğunu düşündürmüştür.

Bu bulgular, medresenin sadece mimari açıdan değil, şehir planlaması ve altyapı tarihi açısından da önem taşıdığını göstermektedir.

Ayrıca restorasyon sırasında, geçmiş dönemlerde yapılan bazı hatalı uygulamaların da yapıya zarar verdiği anlaşılmıştır. Örneğin, 1976’daki bir restorasyonda yapılan sıvalar, orijinal taş dokusunu örtmüş; bazı açıklıklar kapatılmış ve su tesisatı zarar görmüştür.

2011 sonrası restorasyonla birlikte bu hatalar giderilmeye çalışılmış, yapının özgün dokusu gün yüzüne çıkarılmıştır. Böylece medrese, hem mimari miras hem de kültürel kimlik açısından daha sağlam temellere kavuşturulmuştur.

Tarih İçindeki Kullanımı

Çifte Minareli Medrese, inşa edildikten sonra uzun bir süre eğitim amacıyla kullanılmamış, adeta kaderine terk edilmiştir. Özellikle 13. yüzyılın sonlarında yaşanan siyasi çalkantılar ve banisinin infazı, medresenin bir dönem toplum hafızasında “yasaklı” bir yapı olarak anılmasına neden olmuştur. Bazı kaynaklara göre, yapının isminin dahi uzun süre anılmadığı, halk arasında korkuyla karşılandığı bir dönem yaşanmıştır.

14.yüzyıl ortalarına kadar eğitim ve öğretim faaliyetlerinden uzak kalan medrese, İlhanlı yönetiminin sona ermesinin ardından ancak yeniden işlev kazanmaya başlamıştır. Ancak bu süreç de uzun sürmemiştir. Osmanlı dönemine gelindiğinde, Erzurum’un doğudaki stratejik konumu nedeniyle şehir bir serhat (sınır) şehri olarak önem kazanmış, medrese ise askeri amaçlarla kullanılmaya başlanmıştır.

Özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda, medresenin büyük bölümü top dökümhanesi olarak hizmet vermiştir. Ünlü seyyah Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde medresenin harap halde olduğunu, minarelerinin yıkıldığını, yapı içinde büyük toplar döküldüğünü ve Sultan IV. Murad döneminde tamir ettirilerek askeri amaçla kullanıldığını belirtmektedir.

Bu durum, yapının mimari dokusuna büyük zarar vermiştir. 19. yüzyıl seyyahları Hamilton ve Ritter de medresenin bir askeri yapı olarak kullanıldığını teyit etmişlerdir. 20. yüzyılın başlarında oldukça harap durumda olan medrese, 1940’lı yıllarda içine bazı taş eserlerin yerleştirilmesiyle müze olarak düzenlenmiş, ancak ancak 1976 yılında kapsamlı bir restorasyonla ayağa kaldırılabilmiştir.

Yani Çifte Minareli Medrese, zaman içinde eğitim kurumu, askeri üretim alanı ve müze gibi farklı işlevler üstlenmiş; her dönemde hem Erzurum’un hem de bölgenin tarihsel gelişimiyle iç içe bir rol oynamıştır.

Erzurum ve Selçuklu-İlhanlı Mirası Bağlamında Önemi

Çifte Minareli Medrese, yalnızca bir eğitim kurumu veya mimari yapı değil, aynı zamanda Erzurum’un tarihî, kültürel ve politik kimliğini yansıtan bir semboldür. Selçuklu-İlhanlı döneminin zengin sanat anlayışını ve siyasal gücünü taşlara işleyen bu yapı, sadece yerel değil, Anadolu Türk mimarisi içinde de özel bir konuma sahiptir.

Medrese, Anadolu’da inşa edilen en büyük ve anıtsal Selçuklu medreseleri arasında yer alır. Özellikle taç kapısındaki taş süslemeleri, minarelerin simetrik dizilişi ve yapının plan şeması, dönemin mimari ve estetik anlayışının gelişkin bir örneğini sunar. Bu yönüyle Sivas’taki Gök Medrese, Kayseri’deki Çifte Medrese gibi yapılarla aynı kategoride değerlendirilmektedir.

Erzurum, 1242’de Moğollar tarafından fethedilen ilk Anadolu kentidir ve bu dönemden itibaren Selçuklu yönetimi zayıflamış, İlhanlıların etkisi artmıştır. Çifte Minareli Medrese, bu geçiş döneminde hem bir güç göstergesi, hem de kültürel bir odak olarak inşa edilmiştir. Siyasi otoritenin dinsel ve eğitimsel yapılara yansıması, bu medresede açıkça görülür.

Ayrıca, yapı sadece Selçuklu estetiğini değil, İlhanlı döneminin sanat anlayışını da yansıtan geçiş unsurlarına sahiptir. Bu nedenle, Çifte Minareli Medrese, hem sanat tarihi, hem de siyasi tarih açısından dönemin karmaşık yapısını çözümlemek isteyenler için önemli bir kaynak niteliğindedir.

Günümüzde Erzurum’un en tanınmış tarihi yapılarından biri olan medrese, şehirle bütünleşmiş bir kültürel simge haline gelmiştir. Mimari özellikleri, tarihî önemi ve taşıdığı hikâyelerle ziyaretçilerine yalnızca taş bir yapı değil, geçmişe açılan bir pencere sunar.

Forteliber ile Güçlü ve Özgür kalın…

Önceki Sonraki
Yorum Yok

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir